Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2009 Davos Zirvesinde söylediği “Bir daha Davos’a gelmem” sözünü eminim hatırlayacaksınız. Ocak ayında yapılan son zirve sonrası, katılımcı olan birçok Avrupa devletinin üst düzey bürokratlarının da buna benzer bir düşünceyi içlerinden geçirdiklerine eminim. Son aylarda ABD’nin dış politikasında keskin bir saldırganlık söz konusu, ABD’nin 2026 yılının hemen başında Venezuela başkanı Maduro’yu kendi ülkesinden bir operasyonla kaçırması ve ardından tutuklaması bizlere özellikle soğuk savaşın bitmesiyle başlayan pembe bir hayal dünyasından soğuk duş etkisiyle uyanmamıza vesile oldu. İnsan hakları, modern dünya, çift kutuplu dünyanın çökmesi gibi, özellikle Avrupa’dan yayılan daha eşitlikçi ve modern bir dünyanın aslında bir göz boyama olduğu, güçlünün istediğini yapabildiği ve bunu artık açıkça, bir mazeret arkasına gizlenmeden yaptığını görüyoruz. ABD Venezuela ardından şimdide gözünü Kanada ve Grönland’a dikti. ABD lafı eğip bükmeden Danimarka’dan Grönland’ı istiyor, Kanada’yı da Çin ile yakınlaşmasından dolayı tehdit edebiliyor.. Bu olaylar sadece ABD ile de sınırlı değil, Rusya stratejik bir hamle olarak değerlendirip 4 yıl önce Ukrayna’ya girdi, İsrail zaten yıllardır Filistin’de resmen katliam yapıyor, Suriye param parça, İran içinse alarm zilleri son ses çalmaya başladı, Peki bir anda ne oldu da başta ABD olmak üzere dünya yeniden bir kabadayılar diyarına döndü? Aslında “bir anda” olmadı. Bu dönüşüm, uzun süredir mayalanan bir sürecin artık gizlenemez hale gelmesinden ibaret. Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte özellikle Batı dünyası, tarihin “doğru tarafının” kendisi olduğu iddiasıyla yeni bir anlatı inşa etti. Liberal demokrasi, serbest piyasa, insan hakları ve uluslararası hukuk, bu kavramlar yalnızca birer ilke değil, aynı zamanda küresel düzenin meşruiyet araçları olarak sunuldu. Ancak bugün geldiğimiz noktada açıkça görüyoruz ki bu kavramlar, evrensel değerler olmaktan ziyade güç sahiplerinin işine geldiği ölçüde geçerli olan araçlardı. ABD’nin Venezuela’da yaşanan olayda sergilediği tutum, bu gerçeğin en çıplak örneklerinden biridir. Bir devlet başkanının başka bir ülkede operasyonla kaçırılması ve tutuklanması, uluslararası hukukun en temel ilkelerinin açık ihlalidir. Buna rağmen Batı dünyasından yükselen itirazlar ya cılız kaldı ya da hiç gelmedi. Çünkü mesele hukuk değil, mesele kimin güçlü olduğu meselesiydi. Benzer bir tabloyu Grönland ve Kanada üzerinden de izliyoruz. ABD, Danimarka’ya bağlı Grönland’ı açıkça talep edebiliyor, Kanada’yı ise Çin ile ilişkileri nedeniyle tehdit edebiliyor. Üstelik bunu artık diplomatik nezaketle değil, alenen ve kaba bir dille yapıyor. Eskiden bu tür talepler “stratejik ortaklık”, “güvenlik kaygısı” ya da “demokratik değerler” gibi ambalajlarla sunulurdu. Bugün ise ambalaj zahmetine bile girilmiyor. Bu noktada şunu sormak gerekiyor: Uluslararası sistem neden artık maskeye ihtiyaç duymuyor? Bunun birkaç temel nedeni var. Birincisi, çok kutuplu dünya söyleminin fiilen çökmüş olmasıdır. Teoride çok kutupluluk konuşulurken, pratikte büyük güçler yeniden etki alanları oluşturmaya yöneldi. Rusya’nın Ukrayna’ya girişi bu açıdan istisna değil, kuraldır. Moskova bu hamleyi, Batı’nın genişlemesine karşı “önleyici bir güvenlik adımı” olarak sundu. Aynı Batı ise yıllardır İsrail’in Filistin’de yürüttüğü politikaları “meşru müdafaa” kavramıyla örtmeye çalışıyor. İkincisi, uluslararası kurumların işlevsizleşmesidir. Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi, uluslararası mahkemeler… Tüm bu yapılar, büyük güçlerin veto ve baskı mekanizmalarıyla felç olmuş durumda. Kurallar hala kağıt üzerinde var ama uygulama, tamamen güç dengelerine göre şekilleniyor. Hukuk, artık güçlü olanın arkasından gelen bir gerekçeye dönüşmüş durumda. Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, Batı’nın ahlaki üstünlük iddiasını kaybetmiş olmasıdır. Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye uzanan müdahale zinciri; milyonlarca insanın hayatını altüst etti. Buna rağmen ne demokrasi geldi ne istikrar sağlandı. Bu tablo, Batı’nın “medeniyet götüren aktör” söylemini inandırıcılıktan tamamen uzaklaştırdı. Bugün İran için çalan alarm zilleri de aynı bağlamda okunmalı. Yeni bir kriz, yeni bir müdahale ihtimali ve yeni bir kaos senaryosu masada. Kimsenin gerçekten barışı, istikrarı ya da halkların refahını önceliklendirdiği yok. Öncelik; enerji yolları, jeopolitik konumlar ve küresel güç dengeleri. İşte tam da bu yüzden, Davos gibi zirveler artık eski anlamını yitirmiş durumda. Eskiden kapalı kapılar ardın da konuşulanlar, bugün sahada açıkça uygulanıyor. Küresel elitlerin “ortak gelecek” söylemi, yerini çıplak güç mücadelesine bıraktı. Sonuç olarak dünya, yeniden kuralsız bir düzene doğru sürükleniyor. Gücün hukuku belirlediği, zayıfın sesinin duyulmadığı, ahlakın ise lüks kabul edildiği bir döneme giriyoruz. Bu tablo karşısında asıl soru şudur: Bu yeni kabadayılar çağında, kendi ayakları üzerinde duramayan ülkelerin geleceği ne olacak? Bu sorunun cevabı, önümüzdeki yılların en sert ve en belirleyici tartışması olacak. Tam da bu noktada asıl meseleye geliyoruz: Türkiye bu yeni dünyada nerede durmalı, nasıl bir yol izlemeli? Her şeyden önce Türkiye’nin artık şu gerçeği tereddütsüz kabul etmesi gerekiyor: Eski dünyanın kurallarıyla yeni dünyanın krizleri yönetilemez. Ne Batı ittifakına koşulsuz bağlılık ne de Doğu’ya romantik bir yöneliş, Türkiye’nin çıkarlarını tek başına koruyabilir. Türkiye, kendi coğrafi konumu, tarihsel birikimi ve devlet geleneğiyle başkasının senaryosunda figüran olamayacak kadar büyük, ama tek başına küresel düzen kuramayacak kadar da gerçekçi olmak zorunda olan bir ülkedir. Bu nedenle Türkiye’nin pozisyonu; bağımlı değil dengeli, tepkisel değil stratejik, ideolojik değil pragmatik olmak zorundadır. Yeni kabadayılar çağında ayakta kalmanın yolu, yüksek sesle konuşmaktan değil, doğru yerde ve doğru zamanda konuşmaktan geçiyor. Türkiye’nin son yıllarda izlediği çok boyutlu dış politika bu açıdan önemlidir. Aynı anda NATO üyesi olup Rusya ile konuşabilmek, Avrupa Birliği ile müzakere yürütürken Orta Asya’da etkin olabilmek, Orta Doğu’da sahada bulunurken Afrika’da diplomatik alan açabilmek; artık bir tercih değil, zorunluluktur. Ancak bu denge politikasının içini dolduracak en kritik unsur, iç cephedeki dayanıklılıktır. Ekonomik kırılganlıkları olan, toplumsal uzlaşısı zayıflamış, kurumlarına güveni azalmış bir ülkenin dış politikada güçlü bir duruş sergilemesi mümkün değildir. Kabadayıların cirit attığı bir dünyada, sağlam durmanın ilk şartı içeride ayakta kalabilmektir. Türkiye’nin yapması gereken; hamasetten uzak, gerçekçi bir devlet aklıyla hareket etmek; ne meydan okuma hevesine kapılmak ne de “bize bir şey olmaz” rehavetine sığınmaktır. Uluslararası hukuk zayıflamış olabilir ama tamamen ortadan kalkmış değildir. Türkiye, bu hukukun kendisi için hâlâ bir koruma kalkanı olabileceğini unutmadan, sahada güçlü ama masada soğukkanlı olmalıdır. Son olarak, Türkiye’nin en büyük avantajı coğrafyası kadar hafızasıdır. Bu topraklar, imparatorlukların yükselişine ve çöküşüne tanıklık etmiş, güç sarhoşluğunun nasıl bedeller doğurduğunu defalarca görmüştür. Bugün dünyada yeniden güç fetişizmi yükselirken, Türkiye’nin görevi; gücü kutsamak değil, gücü yönetmeyi bilen bir devlet refleksi ortaya koymaktır. Kısacası Türkiye’nin bu tabloda yeri; ne kabadayıların yanında ne de ezilenlerin çaresizliğinde olmalıdır. Türkiye’nin yeri, denge kurabilen, gerektiğinde direnen ama asla savrul mayan bir devlet çizgisidir. Yeni dünya düzeni sert olabilir. Ama sertlik, aklı devre dışı bırakmayı gerektirmez. Aksine, böyle zamanlar devlet aklının en soğukkanlı olması gereken zamanlardır.