Tarihe bakıldığında kalıcı reformların çoğunun akademik kürsülerden değil, "Bu böyle gitmez” diyen, uygulamanın içinde yoğrulmuş hukukçu ve bürokratların masasından çıktığını görürüz.

Aynı dosyayı, aynı yöntemi, aynı boşluğu defalarca görünce insan teori üretmekten çok, sistemin neden
çalışmadığını düşünmeye başlıyor.


Vergi meselesine bakarken benim için de durum bundan farklı değil.


Türkiye’de vergi kaçakçılığıyla mücadelede refleks yıllardır değişmiyor: Biraz daha denetim, biraz daha
ceza, olmadı KDV artışı. Ardından da neredeyse ezberlenmiş o cümle geliyor:
“Zengin zaten yolunu bulur.”


Belki de sorun, o yolu kapatmaya çalışmamızdır. Oysa "konforu kapatmak" çok daha etkili bir yöntem
olabilir.


Çünkü uygulamada şunu açıkça görüyoruz: Yüksek gelir grubundaki bireyler tüketimi çoğu zaman
bireysel olarak yapmıyor. Lüks araçlar, seyahatler, harcamalar ve yatırımlar büyük ölçüde şirketler
üzerinden yürütülüyor. Şirket üzerine alınan bir araç gider yazılıyor, KDV iadesi alınıyor, teşviklerden
yararlanılıyor. Vergi sistemi ise çoğu zaman, hukuka ve mali yükümlülüklere uyumlu olanla olmayanı
aynı avantajlardan faydalandırıyor. Asıl sorun da tam olarak burada başlıyor.


Vergi kaçırdığı, sahte belge kullandığı ya da ağır mali ihlallerde bulunduğu kesinleşmiş bir şirketin;
KDV iadesi almaya, yatırım teşviklerinden yararlanmaya, lüks harcamaları gider yazmaya devam etmesi,
ne adalet duygusuyla ne de caydırıcılıkla açıklanabilir.
Oysa çözüm karmaşık değil. Kimseye yeni bir ceza ihdas etmeye gerek de yok. Sadece şu soruyu sormak
yeterli:

“Bu avantajdan gerçekten yararlanmalı mı?”
Vergisel ve kamusal avantajları, hukuka ve mali yükümlülüklere uyumlu olanlarla sınırladığınızda, vergi
kaçırmak bir “iş modeli” olmaktan çıkacak, şirket faaliyetini sürdürmeye devam edecek, ancak konfor
alanı daralacaktır.
Davranış değişikliğinin başladığı yer de tam olarak burasıdır. Bu yaklaşım vergiyi kişiselleştirmez, ceza
hukukuna da yaslanmaz. Sadece net bir ilke koymuş olur:
“Uyumluysan buyur; değilsen, avantaj yok.”
Sonuç olarak; şirketler üzerinden yürütülen lüks tüketim disipline edilir, vergi kaçırmak pahalılaşır,
hukuka ve mali yükümlülüklere uyum, yalnızca ahlaki değil, ekonomik olarak da rasyonel hâle gelir.
Belki de artık şu gerçeği açıkça kabul etmenin zamanı gelmiştir; "Sorun vergilerin azlığı değil,
avantajların yanlış kişilere açık olmasıdır."
Ve muhtemelen bu tür çözümler, yine uygulamanın içinde yorulmuş bir hukukçunun masasından
çıkacaktır.