Her ebeveyn, çocuğunun büyüme yolculuğunda her yıl farklı dinamiklerle karşılaşır. Özellikle erken çocukluk döneminde çocukların davranış biçimleri üzerine her ailenin yoğun çabası vardır.
Doğrular, yanlışlar, çocukların abartılı alışkanlıkları, başkaldırıları, inişleri, çıkışları… Duygu barometresinin hızla inip çıktığı bu dönemde aile içi davranış biçimleri de araştırma konuları arasındadır.
Bu araştırmaların temellerini oluşturan ve Dr. John Gottman’ın literatüre kazandırdığı iki yaklaşım vardır.
1. Geçiştirici (Dismissing) Ebeveyn Tiplemesi: Çocuğun yanına gelir, ağlamasını durdurmak için "Ağlama, bu sadece ucuz bir plastik oyuncak, yenisini alırız" der ya da dikkatini dağıtmak için televizyonu açar veya eline bir kurabiye tutuşturur. Duyguyu küçümser ve hızla sahneden uzaklaştırmaya çalışır.
2. Duygu Koçluğu (Coaching) Ebeveyn Tiplemesi: Çocuğun boy hizasına iner, göz teması kurar ve "Dinozorunun bacağı kırıldığı için çok üzgünsün ve canın sıkıldı, değil mi? Onu çok seviyordun, haklısın" diyerek önce duyguyu isimlendirir (labeling). Çocuk sakinleştikten sonra birlikte "Peki bunu bantla tamir edebilir miyiz, ne dersin?" diyerek problem çözme aşamasına geçer.
Bu iki yaklaşım arasındaki derin uçurum, sıradan kriz anlarında kendini açıkça gösterir: "Duygu Geçiştirici" (Dismissing) ebeveyn çocuğun üzüntüsünü yok sayıp dikkati dağıtmaya çalışırken, "Duygu Koçluğu" (Emotion Coaching) yapan ebeveyn çocuğun boy hizasına inip duyguyu isimlendirerek ve anlaşıldığını hissettirerek sakinleşmesini sağlar (Gottman, J., The Heart of Parenting: How to Raise an Emotionally Intelligent Child, 1997, ss. 51-52, 93-95). Bu düşünceyi destekleyen, kültürün ebeveynlik üzerindeki etkisini ve bu stillerin ergenlik dönemindeki yansımalarını inceleyen güncel bir araştırmada, 241 ebeveyn-ergen çifti mercek altına alınmıştır.
Araştırma sonuçlarına göre, duygu koçluğu (EC) yapan ebeveynlerin çocuklarında karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı bağlar güçlenirken; duyguları yok sayan (ED) ebeveynlerin çocuklarında sadece korku ve otoriteye dayalı bir itaat gelişmekte, bu durum ergenlerde yüksek düzeyde anksiyete ve depresyon semptomlarına yol açmaktadır.

Bu çarpıcı bulgular, ebeveynlerin meta-duygu felsefelerinin kültürel normlarla birleşerek ergen ruh sağlığını nasıl doğrudan şekillendirdiğini açıkça ortaya koymaktadır (Zhang, Y., Chen, W.-W., & Wang, Z., Parental meta-emotion philosophy and adolescent mental health: Mediating role of filial piety, 2026). Buradan anladığımıza göre dilimize yerleşen -ma eklemeli kelimeler mi daha çok; -me eklemeli davranışlarımız mı daha çok? Çocuk acaba “ağlama, yapma, korkma” gibi sözel ifadelerle ne hissediyor? Ailesi ona “ dinleme, güvenme, hissetme” gibi duygularla yanıt verdiği zaman ne hissediyor? Tüm bu yanıtların cevabını yaparak ve yaşayarak görüyoruz. Ebeveynler çocuklarının karakter ve davranış biçimlerinin mimarı oluyorlar.
Ergenlikte açığa çıkan her duygu ise temelinden referans alarak bir yol çiziyor. Ailenin seçimi burada belli oluyor. Çocuğunun duygusal fırtınalarında onun yanında duran, onu kapsayan ve koruyan bir "-me Aile" mi; yoksa kriz anlarında sadece kendi otoritesini, kurallarını düşünen ve duyguyu dışlayan bir "-ma Aile" mi? Ağlamak, çocuk ruhunun sağanağıdır. Yağmuru durdurmaya gücümüz yetmez ama çocuğa yağmurluğunu giydirip yön gösteren bir rehber olabiliriz. Önemli olan fırtınayı yok etmek değil, yağmurda güvenle yürümeyi öğretmektir.
Dilek Necibe TEKİN