Sabah gözlerinizi açtığınız anda ilk refleksiniz telefonunuza uzanmak mı? Bir bildirim gelmemesi gününüzün duygusal tonunu belirleyebiliyor mu? İşten çıktığınız hâlde zihniniz hâlâ orada mı çalışıyor? Sessizlik size yabancı ve tahammül edilmez geliyor mu?

25-45 yaş arasındaki günümüz insanının en yaygın bağımlılıklarının büyük kısmı ne eczanede ne de sokakta satılıyor. Bu bağımlılıklar kılık değiştirdi; çoğu zaman “üretkenlik”, “bağlantıda kalma” ve “başarı” kisvesine büründü.

Ancak modern dünya, bu antik devreyi ustaca hack’ledi.

Eskiden acıyı uyuşturmak için alkole sarılırdık. Bugün aynı işi ekranlar, iş, sosyal medya, başarı, spor, alışveriş ve ilişkiler yapıyor. Hepsi aynı nörokimyasal mekanizmayı tetikliyor Nucleus accumbens üzerinden hızlı ve yoğun dopamin salınımı.

Fark şu ki, doğal ödüller (yemek, cinsellik, sosyal bağ) dozajı ve sıklığı sınırlıdır. Oysa telefon, Instagram, e-posta ve iş hedefleri sürekli, öngörülemez ve yüksek frekanslı dopamin vuruşları sunar ve beynin denge mekanizması bozulur. Zamanla tolerans gelişir ve aynı miktarda dopamin yetmez olur. Daha fazla kontrol, daha fazla bildirim, daha fazla başarı ihtiyacı doğar.

Bağımlılığın özü madde değildir. Bağımlılığın özü, kişinin kendi iç dünyasıyla yalnız kalma kapasitesinin yokluğudur.

Doğanın döngüsü çok nettir ve her canlı, iç dengesini korumak zorundadır. Acı hissettiğimizde ondan uzaklaşır, haz vereni ararız. Ancak şimdilerde insanlar bu döngüyü tersine çevirdi. Acı verici duygularla (yalnızlık, değersizlik, varoluşsal boşluk, kaygı) yüzleşmek yerine onları anında bastıran davranışlarla baş etmeye başladı.

Bu yüzden birçok yetişkin, günde birkaç dakika bile hiçbir şey yapmadan, hiçbir şeye bakmadan, hiçbir şey planlamadan oturamıyor. Zihinleri sürekli bir sonraki adıma, bir sonraki bildirim, bir sonraki dopamin vuruşuna koşuyor. Dışarıdan bakıldığında bu “disiplin” ve “üretkenlik” gibi görünüyor. Oysa çoğu zaman üretkenlik ile kaçış arasındaki fark, sandığımızdan çok daha incedir.

Kimi insan alkolle sakinleşir. Kimi beşinci kez e-postalarını yenileyerek. Kimi eski partnerinin sosyal medya hesabını tarayarak. Kimi de gece yarısına kadar çalışarak kendi zihninden kaçmaya çalışır.

Davranışlar farklıdır ama nörobiyolojik mekanizma aynıdır. Olumsuz duygudan kaçınma ve beklenen ödülün peşinde koşma döngüsü.

Seanslarımda en sık sorduğum soru şudur: “Bu davranış sana tam olarak ne sağlıyor?”

Cevaplar genellikle şöyledir: Biraz rahatlama. Biraz unutma. Biraz kontrol hissi. Birkaç saatliğine de olsa değersizlik, yetersizlik veya yalnızlık duygusundan uzaklaşma.

Asıl mesele neye bağımlı olduğunuz değil. Asıl mesele, onsuz kaldığınızda içinizde neyin ortaya çıktığıdır.

Telefonunuzu sadece iki saatliğine kapatın. Kimse size yazmasın. İşten üç gün uzak kalın. Sosyal medyada görünmeyin.

İçinizde ne yükseliyor? Gerçek bir huzur mu, yoksa dayanılmaz bir huzursuzluk ve boşluk ve mu?

İşte bağımlılık burada kendini ele verir. Çünkü gerçek bağımlılık, keyif peşinde koşmak değil, kendiyle baş başa kaldığında ortaya çıkan rahatsız edici duygularla yüzleşememektir.

Bu nedenle birçok başarılı, eğitimli ve dışardan bakıldığında “hayatı yolunda” görünen insan, yıllarca bağımlılığını fark etmez. Hayatı dağılmamıştır çünkü. Sadece kendisiyle baş başa kalmaya tahammülü yoktur.

Eğer bir davranışı bırakmayı defalarca düşündüğünüz hâlde bırakamıyorsanız, bıraktığınız anda huzursuzluk ve boşluk hissediyorsanız, ve o davranış giderek hayatınızda daha fazla yer kaplıyorsa…

O artık bir alışkanlık değil, nörobiyolojik ve psikolojik bir kaçış mekanizmasıdır.

Ve bazen bir insanın yardıma ihtiyaç duyduğunun ilk işareti, hayatının kontrolden çıkması değil, her şeyi kontrol altında tutma çabasıdır.