47 yaşında biri olarak neredeyse kendimi bildim bileli duyduğum bir slogan vardır “Türkiye laiktir ve laik kalacak” Daha genç yaşlarda bu slogan belli bir ideolojinin temeli gibi gelmekteydi ve önemini tam kavrayamamıştım. Ancak günümüzde bu sözün ülkemizin temeli ve geleceği için ne kadar önemli olduğunu çok daha ileri yaşlarda anladım. İşin ilginç yanı aslında Türkiye Cumhuriyeti Siyaset bilimi tarafından bakarsanız hiçbir dönem laik olmadı, bize öğretilen laiklik tanımı (din ve devlet işlerinin ayrımı) aslında Sekülerliğin tanımıdır. Laiklik daha çok farklı ekollerde (Fransız ve İngiliz) olsa da devletin hiçbir şekilde dinle işinin olmaması olarak düşünebilirsiniz, tüm inançlara devlet eşit mesafede hatta ilgisiz durumdadır. Ülkemiz açıkçası bu durumundan uzak bir konumdadır, en başta devletin bir organı olan Diyanet laik bir düzende olamaz ki bizim Diyanet işlerimiz sadece İslamiyet hatta İslamiyet’in belli başlı bazı mezhepleri üzerinde çalışmaktadır. Aynı şekilde devlet okullarında yetiştirilen ve maaş alan din adamlarımız ve Cuma günleri diyanetin başlığını belirlediği hutbelerimiz bulunmaktadır. Bu örnekler elbet çoğaltılabilir, söylemek istediğim bizim sistemimiz laiklik üzerine değil Sekülerlik üzerine kurulmuştur. Kimse inançları yüzünden ayrımcılığa uğramaz ve kanun karşısında eşittir, devlet aldığı kararlar ve uygulamalarda dini referansları değil hukuku baz alır. Bu girişi yapmamın sebebi laiklik üzerine inşa edilemeye çalışılan kavganın aslında ülkemizde alakasız bir tezat oluşturduğu durumdur. Bu yazımda kafa karıklığı yaşatmamak için laiklik (anayasamızda bile laiklik olarak geçtiği için) ve sekülerliği aynı anlamda kullanacağım. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde 1920’ler ve 1930’larda inşa edilen devlet anlayışı, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması, bireylerin inanç özgürlüğünün korunması ve devletin hiçbir dine ayrıcalık tanımaması ilkesine dayanır. Anayasa’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” ifadesi yer alır. Ne var ki son yıllarda Türkiye’de laiklik kavramı, hem teoride hem pratikte ağır yaralar almakta. Özellikle Fettullah Güler Terör Örgütü ile 1980 darbesi sonrası hızlanan siyasi İslam’ın yükselişi, devletin kurumlarında dinî motiflerin belirginleşmesiyle kendini göstermektedir. Bu sürecin en çarpıcı ve ürkütücü örneklerinden biri, geçtiğimiz günlerde İstanbul Arnavutköy’de Necip Fazıl Kısakürek İmam Hatip Ortaokulu’nda yaşanan skandaldır. Okul bahçesinde erkek öğrenciler toplu halde, Tevhid ve Sünnet Cemaati’nin (Halis Bayancuk – Abu Hanzala tarafından yönetilen yapı) kullandığı “selefi yemini”ni okumuşlardır. Yeminin metni şu şekildedir: “Rabbimiz Allah, önderimiz Muhammed (sav), gündemimiz vahiy, davetimiz tevhid ve sünnet, mücadelemiz şirk, bidat ve masiyettir.” Bu ifade, doğrudan IŞİD ve El Kaide gibi küresel cihatçı selefi akımlarla bağlantılı bir cemaatin sloganıdır. Bayan cuk’un kendisi, IŞİD yöneticiliği ve silahlı terör örgütü kurma suçlamalarıyla yargılanmış, halen adli süreci devam eden bir isimdir. Görüntülerin cemaatin sosyal medya hesaplarında “Toplumun en kılcal damarlarına kadar ulaştık” övünmesiyle paylaşılması, olayın tesadüfi olmadığını, bilinçli bir sızma olduğunu ortaya koymaktadır. İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün soruşturma başlattığı bu olay, okul idaresinin bilgisi dahilinde gerçekleşmiş, hatta okulun sosyal medya hesabın da paylaşılmış, sonra kamuoyu tepkisi üzerine kaldırılmıştır. Bu, tesadüfi bir öğretmen hatası değil; sistematik bir ideolojik aşındırmanın parçasıdır. Milli Eğitim Bakanlığı’nın ÇEDES gibi projelerle din görevlilerini okullara sokması, müfredatta evrim teorisinin zayıflatılması, “andımızın kaldırılıp yerine dini içeriklerin konması gibi adımlar, laik eğitimin temellerini sarsmıştır. Arnavutköy olayı, İmam hatiplerde radikal içeriklerin normalleşmesi, çocuklara “şehitlik” özendirilmesi, IŞİD benzeri yeminlerin okutulması, laik cumhuriyetin çocuklarını militan yetiştirme riskini taşımaktadır. Muhalefet partileri (CHP, İYİ Parti) bu skandalları sertçe eleştirirken, iktidar kanadından gelen “aşırıya kaçan bireysel olay” savunmaları olayın vahametinin ve sonuçlarının ne olacağını ısrarla anlamak istemediklerini göstermektedir. Sonuç olarak, laiklik sadece bir anayasal ilke değil, Türkiye’nin modernleşme ve aydınlanma projesidir. Eğer Arnavutköy’deki gibi görüntüler normalleşirse, yarın başka okullarda başka cemaat yeminleri okutulursa, devlet dinî grupların rekabet alanına döner. Siyasi İslam’ın bu şekilde devleti ele geçirme girişimleri hem Cumhuriyet’in kazanımlarını yok eder hem de ülkeyi daha radikal, daha kutuplaşmış bir geleceğe sürükler. Laiklik savunusu, artık sadece ideolojik bir tartışma değil; çocuklarımızın geleceği, toplumun huzuru ve devletin birliğinin me selesidir. Bu skandalların üzerine gidilmezse, “andımızın yerine “selefi yemininin geçtiği bir ülke tablosu uzak değildir. Ancak siyasi kutuplaşma ülkemizde o kadar derin bir hale geldi ki, siyasiler olayları değerlendirirken oy potansiyeli ve tabanı mutlu etme ötesine geçemiyor. Burada biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının din, ırk, ideoloji gözetmeden ülkenin sağlam temelini korumak zorundayız. Atamızın bize verdiği nasihat şimdi çok daha anlamlı hale geldi “Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur”