Mutluluk, Kendimize Kaldığımız An

Mutluluk hep bir hedef gibi anlatıldı bize. Varılacak bir yer, tutulacak bir el, tamamlanınca susacak bir iç ses gibi. Sanki ulaşılınca her şeyin yoluna gireceği bir durakmış gibi.

Oysa benim için mutluluk, çoğu zaman yoldan çıktığımız anlarda belirir. Plan bozulduğunda, beklenti dağıldığında, insan kendini ilk kez gerçekten dinlemek zorunda kaldığında.

“Rehgüzar”da karakterler mutlu olmak için yola çıkmaz. Onlar daha çok neyi kaybettiklerini anlamak için yürür. Çünkü bazen insan, mutlu olmayı değil, eksik kalmayı öğrenmek zorundadır.

Eksik kalmak; bir şeylerin tamamlanmayacağını kabul etmek, buna rağmen yaşamaya devam edebilmektir.

Mutluluk, bir ev değildir benim romanlarımda. Bir eşiktir. Geçilir ama kalınmaz. Çünkü kalmaya çalıştıkça boğar, sahiplenildikçe anlamını yitirir.

“Benim Adım Hiç”te ise mutluluk, adını bile koyamadığımız bir histir.

Orada insanlar “mutluyum” demez. Daha çok “dayanıyorum” derler.

Ve bazen bu dayanma hâli, en saf mutluluk biçimine dönüşür. Çünkü insan her şeye rağmen ayakta kaldığını fark ettiğinde, hayat sessizce omzuna dokunur.

Mutluluk her zaman gülmek değildir. Bazen acıyla göz göze gelebilmektir. Bazen geçmişin kapısını kapatmadan bugünde kalabilmektir. Bazen de bir sabah uyanıp hâlâ burada olduğunu fark etmektir.

İnsan en çok, kimseye anlatmak zorunda olmadığı anlarda rahatlar. Ne güçlü görünmesi gerekir ne de iyiyim demesi.

İşte o anlarda, mutluluk bir duygu olmaktan çıkar; bir duruşa, bir kabullenişe dönüşür.

Hayatla pazarlık etmeyi bırakıp, onunla yan yana oturmayı seçtiğimiz anlarda belirir.

Ben mutluluğu, birine yaslanabilmekten çok, kendinle oturabilmek olarak yazıyorum.

İnsan kendine katlanabiliyorsa, sessizliğine tahammül edebiliyorsa, işte orada küçük ama gerçek bir mutluluk vardır.

Belki de bu yüzden mutluluk, romanlarımda hep geç gelir.

Çünkü acele edenlerin değil, yolda kalanların hakkıdır.